
Asıl
Arkadan Dolanan Kim? …
Meşhur “Başörtüsü”
gerekçeli yasa değişikliği “denemesi”nin iptalinin gerekçesi yayınlandı.
Gerekçe, Anayasa mahkemesinin her iki tarafı için de “manifesto” gibi. İki taraf
ta neden “karşı” olduğunu belirtmek için sarsıcı ifadeler kullandı.
Özgürlüklerin
genişletilmesiyle ilgili yasa değişiklikleri, “bütün işlemlerinde” ibaresinden
sonra gelmek üzere “ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında” ibaresi
eklenmesi ve “Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse
yükseköğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez. Bu hakkın kullanımının
sınırları kanunla belirlenir.” cümlelerinden ibaretti.
İptalcilerin, yasa
değişikliğini iptal gerekçesinin yasanın “ruhu”ndan değil yasa gerekçesinde
geçen “başörtüsü” ifadesinden neşet ettiği hepimizin malumu. Aynı mahkemenin
başkanı Haşim Kılıç ise yasa gerekçelerinin “hiçbir bağlayıcılığının”
bulunmadığını ifade ediyor. Kılıç’a göre
”Anayasa’nın temel
tercihlerini ihlale neden olacak kadar ölçüsüz bir korkuya ve endişeye neden
olması, hukuk bilimiyle açıklanabilir olmaktan uzaktır.”
Kavga da bu noktada
başlıyor. Hukuk tek olduğuna göre “arkadan dolanan” kim?.. Hemen her platformda
“hukukun arkadan dolanıldığını” iddia eden iptalcilerin aksine karşı oy sahibi
Sacit Adalı, asıl yasa değişikliğinin iptal gerekçelerinin “hukuk devletinin
dolanarak ihlâl edildiği” anlamına geldiğini iddia ediyor.
Anayasa
Mahkemesi gerekçede “Katılımcı,
müzakereci ve uzlaşıyı esas alan demokratik ülkelerde asli kurucu iktidarın
sahibi halktır.” diyerek yaptığı girizgâhta ta baştan niyetini açık ediyor. 411
vekilin parmağıyla kabul edilen yasa değişikliklerinin her ne kadar “milleti
temsil” noktasında olsalar da bu temsilin teorik olduğunu hatırlatıyor,
“asli kurucu iktidar”
yani “halk”ın iradesini yansıtmayabileceğini ima ediyor.
Anayasa Mahkemesi’ni
yapılan yasalara üzerine vazife olmayan bir tarzda müdahalesinin arka planında
otuz küsür sayfalık “gerekçede” anlatılan Reformasyon ve Restorasyon dönemi
Aydınlanması’nın Türkiye üzerine düşen “şuaları”ndan ziyade, Mahkeme’nin işaret
buyurduğu “halk”ın rahatsızlığının yattığının inancındayım.
“Yüce” Mahkeme’nin bu
konuda ziyadesiyle üzerine vazife aldığının farkında olan Mahkeme Başkanı “karşı
oy” gerekçesinde, Anayasa’nın 148. maddesini mahkeme üyelerine hatırlatarak
“Anayasa değişikliklerinin esastan denetim sonucunu doğuracak bir incelemeye
tabi tutulması mümkün değildir.” diyor. Artık kundaktaki bebenin bile
ezberlediği Anayasa Mahkemesi’nin “şekil denetimi” ise “teklif çoğunluğu”,
“oylama çoğunluğu”nun bulunup bulunmadığı ve “ivedilikle görüşülemeyeceği”
şartına uyulup uyulmadığıyla sınırlı olarak yapılan bir denetim olduğu
hatırlatılıyor.
İptal gerekçesinde Laiklik
ilkesinin dayandığı temellerden bahsedilerek, meselenin esasına girmek için
Rönesansa yolculuk yapılması, ortada açık hükümler varken muhayyel, mahkeme
üyelerinin kafasında oluşturduğu “ulusal tercihler”e dayanılması mahkemenin
esasa girmek için “bahane” yaratma gayretini gözler önüne seriyor. Bu öylesine
“telaşlı” bir gayret ki, iptal gerekçesini izah etmek için sığınılan
Dahlab-İsviçre kararının “İlköğretim” ile ilgili olduğu gözden kaçırılıyor,
“siyasal propoganda” aracı olarak nitelendirilen başörtüsünün atıfta bulunulan
“çağdaş, demokratik” ülkelerin üniversitelerinin hepsinde serbest olduğu
atlanıyor.
Bu durum Haşim Kılıç’ın da
gözünden kaçmamış. Kılıç karşı oy gerekçesinde “Hiçbir çağdaş ülkede bulunmayan
üniversitelerde dinsel simgeleri düzenleme zorunluluğunu dayatmaktadır.”
tespitinde bulunarak farklı bir noktaya parmak basıyor: “Aynı propoganda
etkisine sahip siyasal simgelere ilişkin herhangi bir sınırlandırma ihtiyacı ise
duyulmamaktadır”. Kılıç haklı olarak, bu yaklaşıma göre “siyasal propaganda”
aracı olarak “hissedilen” giyim şekillerinin de yasaklanabileceğini ifade
ediyor. İleride bu “gerekçe”ye dayanarak birileri “parka”, “çatal bıyık, top
veya kirli sakal”, sıfır numara traş veya “kumaş pantolon üstü gömlek” yasağı
getirmeye çalışırsa ne olacak? Başörtüsünün “dinsel” bir simge olarak
Üniversitelerdeki özgürlüğe “halel” getirebilecek bir araç olduğunu iddia ederek
“kılık kıyafet” sınırlaması getirilmesini savunan yaklaşımın bu soruya bir cevap
bulması gerekecek.
Bu tür sorunların ileride
yaşanmaması için Haşim Kılıç’ın gerekçedeki saptamasının üniversitelerdeki
“kılık-kıyafet” meselesinde çözüm için kullanılabileceği kanaatindeyim. Kılıç,
“toplumsal yaşamda olmayan bir sınırlandırmanın üniversiteye dayatılmaması”
gerektiğini savunuyor. Bence bu iyi bir tespit. Üniversiteler, doğası itibariyle
“uniform” merkezler değildir. Kılıç’ın da belirttiği gibi siyasi, sosyal ve
bilimsel tartışmaların yoğun yaşandığı merkezlerdir. Özgürlüklerin merkezi olan
bir “mekan”a yasaklarla girmeye başlarsanız orası artık özgür düşüncenin merkezi
olmaz. Belki Kılıç’ın dediği gibi bir “kışla” olmaz ama kamu dairesinden farkı
kalmaz. Tabii ki bu endişeler üniversitenin “üretmesi”nden yana olanlar için
geçerlidir, üniversiteleri hiyerarşik bir kurum olarak kurgulayarak, ihtiyaç
duydukları anda “yedek güç” olarak meydana sürmek isteyenler için değil.
Bu mahkeme kararı bir kez
daha gösterdi ki Türkiye’de bazı kurumlar kendilerini kimi konularda “vazifeli”
addediyor. Bir takım fırsatları kullanarak, Sacit Adalı’nın da belirttiği gibi
“bir türlü gelmeyen” tehlikelerden bahsederek, birilerini iterek-kakarak ve
ikinci sınıf sayarak, birilerine de ayrıcalıklar ihdas edip, keyfiliği hukuka
hakim kılarak “hukuk güvenliği” ve “eşitlik”ten bahsetmek imkansızdır.
Bu konu üzerinde yaklaşık
yirmi yıldır konuşup, yazıyoruz. Anlaşılan o ki önümüzdeki yıllarda da buna
devam edeceğiz. İptal edilen yasa ile birlikte bu meseledeki en büyük konsensüs
çöpe atılmış oldu. Bu sonuç kuşkusuz çözümsüzlükten beslenen çevrelerin işine
gelmiştir. Bütün mesaisini “niyet sezme”ye ve anti demokratik uygulamalara
“demokratik” gerekçeler bulmaya çalışan çevreler, hukuk devletinde, üstelik 21.
Yüzyılda, böyle bir sonuç elde etmiş olmaktan memnun olmalı. Sacit Adalı’da
bizim gibi bu işe şaşıranlardan olmalı ki ilgili çevrelere hukuk devletinde
işlerin nasıl yürümesi gerektiğini hatırlatmadan edemiyor: Hukuk devletinde
işlemler, vehimler, tahminler veya kehânetler üzerine değil Anayasa ve yasalara
uygun somut gerçeklikler üzerine binâ edilir.
Anayasa mahkemesinin
gerekçesini okumayanlara tavsiyem mutlaka okumalarıdır. Orada sadece iptal
gerekçesi veya karşı gerekçeyi görmeyeceksiniz. Öncelikle minareye kılıf bulmada
hukukçuların yaratıcılığına parmak ısıracak, aydınlanma tarihine, Rönesans ve
Restorasyon dönemine yolculuk yapacaksınız. Ve hukukçuların sadece yasa
yapmadıklarını çok güzel edebiyat yaptıklarını göreceksiniz. Gerek iptal,
gerekse de karşı oy gerekçelerinin anlatımını beğeneceksiniz.
Tabii ki tüm bu “edebi”
güzellikler, tarihi yolculuklar ve mantıksal çıkarımlar yanında
“asıl hukukun arkasından”
nasıl
dolanıldığını, hukukun bir kez daha “ideoloji” karşısında nasıl yenilgiye
uğradığını göreceksiniz.. Hepimize geçmiş olsun
